Gitmek mi Daha Zor, Kalmak mı? Gitmek mi Daha Zor, Kalmak mı?

Gitmek mi Daha Zor, Kalmak mı?

New York MOMA'nın koridorlarında, saatime göz ata ata ilerliyorum. Fazla oyalanmadan çıkın dediler, buralara okulla gelirsen olacağı bu tabii. Ama hayıflanmıyoruz, bizi ta Brüksel'den New York'a getirmişler, dünyanın en büyük müzelerini, en güzel mekânlarını gezdiriyorlar, daha ne isteyebiliriz?

Saatime bir daha bakıp bir koridor daha geçiyorum, bir köşeyi daha dönüyorum ve işte orada, bir resmin önünde kalakalıyorum.

Kızın adı Christina imiş, ama bence değil. Çünkü o benim, Gülüş! Düşmüş de kalkıyor muyum? Yoksa uzun süredir uyuyormuşum da bir rüyaya mı uyanmışım? Evime bakıyorum. Ev uzakta. Gidesim var ama kalkamıyorum, neden? Muhtemelen rüya olduğunu seziyorum. Ev çok uzak, gidemem. Brüksel'e döndüğümüzde bile uzak olacağım evime. Hatta yaz tatilinde oraya döndüğümde bile uzak olacağım. Gitmişim bir kere!

Resim çok güzel, aslında çok özel sayılmaz ama bakmaktan alamıyorum kendimi. Tuval çok büyük, yanından geçmeye çalışınca daha da büyüyor, yoluma çıkıyor. Farkına mı varıyorum yoksa hatırlıyor muyum, içimde böyle büyük bir delik var, biri onu çizmiş.

Christina'nın Dünyası, aslında bana birini daha hatırlatıyor: Dağlar kızı Heidi'yi! İlkokulda çizgi romanını okuyordum. TRT yayınladıysa çizgi filmini de izlemişimdir. Frankfurt'u muhteşem bir şehir, Klara'yı da dünyanın en şanslı çocuğu zannetmiştim. Oysa Heidi Frankfurt'ta hastalanmıştı ve dağ başına geri dönmesi gerekmişti. Hastalığına da, orayı sevememesine de anlam verememiştim, Klara nasıl bırakılırdı?

Christina ve Heidi'yi birine daha benzetiyorum şimdi. Şaşıracaksınız. Matrix'in Neo'su! Kırmızı hapı aldı ve kendi gerçeğinden başka bir gerçek olduğuna "uyandı". "Gerçeğe" uyanmak ne kadar akıl kârı? Hadi sen, içine uyandığın dünyanın kahramanı oldun, ya bugün yarın bir başka adam gelir de sana mavi uçak mı kırmızı uçak mı derse? Ya seni mavi değil, kırmızı uçağa bindirerek Matrix "gerçeğinin" de bir "yalan" olduğunu gösterirse?

Christina, evinden uzak olduğu gerçeğine uyanıyor.

Heidi'nin hasta bedeni, ona hasreti kaldıramadığını anlatıyor.

Neo'nun yeni hayatı savaşarak geçiyor.

* * *

Türkiye'de "beyin göçü" diye bir olguyla yaşıyoruz. Eğitimli, üretken Türk vatandaşları sistematik olarak yurtdışına göçüyorlar. Her yıl tanıdığım 5-10 kişi, buralardan gidiyor. Çocukluk arkadaşım, apartman komşum, iş arkadaşım, kuzenim, beni, bizi, ülkelerini terk etme kararı alıyorlar. Penceremden gidenlere bakıyorum. Üzülüyorum. Ama onların üzüldüğü kadar üzülemeyeceğimi biliyorum.

Christina'nın bana yaşattığı duyguyu ilk kez Brüksel'de, bir Türk arkadaşımın evinin mutfağında yaşadım. Buzdolabından meyveli yoğurt alacaktım ki dolap kapağının üzerindeki magnet gözüme ilişti: "Home is where the heart is" yazıyordu, "Yuva, kalbinin olduğu yerdir".

Gitmek, sadece akıl ile verilecek bir karar değil. İçine doğduğun, dünya diye bildiğin yaşamı terk ettiğinde tanıdık her şey yok olacak. Kokular, dokular, sesler, tatlar tümüyle değişecek ve sen, bildiğin dünyaya benzeyen ama aslında hiç de benzemeyen bir yerde olacaksın. Giderken kalbini kırıp, büyük bir parçasını arkanda bırakacaksın. Nereden nereye taşınırsan, orada kalbinden biraz daha kırıp bırakman gerekecek. Arkanda bıraktıkların hakkında ne düşünürsen düşün, senin kırık kalp parçaların olacak.

Gitmek demek, parçalanmak demek. Kimi istemeden parçalanıyor, kimi parçalarından kurtulmak istediği için. Ama arkada kalan hala sana ait. Seni ara sıra geri çağıracak.

Bana "en çok bırakmak istediğin parçan hangisi" diye sorsanız, hiç tereddüt etmeden Brüksel'deki lise yıllarımı gösteririm, okul binasını özellikle işaret ederek. Oysa yıllar sonra gitmekle kalmadım, kapısını da çaldım o binanın. Bunu yaptığıma inanamadım ama yaptım. Kapıyı açan kadına bir nev-i "buralar benim" dedim, o da içeri girmeme ve okulda dolaşmama izin verdi. Geçtiğim koridorlarda kalbimin sıkıştığını hissettim, mutsuzluğum, yalnızlığım, çaresizliğim yanıma geri geldi. Orada durdum ve yanımda durmalarına izin verdim. Elimle tutabileceğim kadar belirgindi hissim! Tuhaf ama, bu duyguları yeniden yaşadığıma neredeyse seviniyordum. Biraz daha yürüdüm çünkü oralarda gezdikçe daha heyecanlı, daha neşeli, daha nostaljik duygular geldi yanıma. Lisem, bana tüm yaşattıklarıyla, benimdi. Dünyada en çok olmak istediğim yer değildi. Ama binanın içinde gezebilmek, onu içimde taşımaktan daha iyi geliyordu!

Brüksel'e hiç taşınmamış olsaydım, Heidi'nin Frankfurt'unu, Neo'nun kırmızı hapını, Christina'nın savrulduğu araziyi deneyimlememiş olsaydım, hayatım çok daha kolay olacaktı. Tek ve bütün bir parça olacaktım.

Dünyanın en zor sorularından birini cevaplarken, sadece akla değil duygulara da söz hakkı vermeli: Gitmek mi daha zor, kalmak mı?

Yorumlar
Yazılan yorumlar hiçbir şekilde Yenikadin.com’un görüş ve düşüncelerini yansıtmamaktadır. Yorumlar, yazan kişiyi bağlayıcı niteliktedir.

Önerilen Haberler